Yaşlılık Halleri
Yaşlanma insanoğlu için kaçınılmaz bir süreç.
Yaşlılık kapıya dayandığında kimi vakar ile boyun eğip karşılar, kimi
ise bir söyleyip beş kahkaha atarak kendince yıllara meydan okuduğunu
sanır. Örümcek ağına kapılmış kelebek gibi kurtulma ümidiyle çırpınır
durur. Oysa kendisi de çok iyi bilmektedir ki bu çabalar boşunadır.
Çocukların
sıkça sorduğu bir bilmece vardır: “Önce dört ayaklı, sona iki ayaklı,
en sonunda üç ayaklı olan canlı nedir?” Bu kolay bilmecenin cevabı
“insan”dır. Emekleyen bebek dört ayaklı, genç insan iki ayaklı ve
elinde bastonu ile ayakta durabilen yaşlı insan ise üç ayaklı
tanımlanır.
Bilmecenin şakası bir tarafa, gerçekten de yaşlı
insanın bedenen ve ruhen ayakta durabilmesi için maddi ve manevi
desteğe ihtiyacı vardır. Maddi destek bir derece kolay. Asıl olan,
yaşlılara son demlerinde manevi desteklerimizle yardımcı olabilmek.
Peki ama nasıl?
Allah ömür verirse bir gün bizim de kapımızı
çalacak olan yaşlılık dönemi hakkında bilinçli olursak, manevi
sorumluluğumuzu layıkıyla yerine getirebiliriz.
Ömrün hazan mevsimi
Doğumla
birlikte insanoğluna bahşedilen sıhhat, algılama gücü, tepki verme,
davranış kapasitesi, hafıza gibi beşeri vasıflar yaşlandıkça veda
etmeye başlar. Bünye en sıhhi gıdalardan eskisi gibi yararlanamaz.
Hastalıklar gelir, kalıcı olur. Duygulanma bozuklukları ortaya çıkar,
direnç azalır. Kırklı yaşlardan sonra karşılaşılan olaylara daha
duygusal değerlemeler yapılır ve depresif eğilimler baş gösterir. Yaş
ilerledikçe vücut azaları işlevlerini güçlükle yapar hale gelir.
Beyin
de şüphesiz bu yıpranmadan payını almaktadır; sağlıklı düşünemez, uygun
tepkiler gösteremez, kendi organlarına hükmünü geçiremez. Altmışlı
yaşlara gelindiğinde ‘ne yesem yavan geliyor, ağzımın hiç tadı yok’
durumu hasıl olmuştur. Bu yakınma doğrudur, çünkü artık dilin tat alma
işlevi bu yaşlarda yarı yarıya azalmaktadır. Eller titremeye, gözler az
görmeye başlar. Neredeyse tüm yaşlıların dualarında elden-ayaktan
düşmeden, çoluğa-çocuğa yük olmadan ruhunu teslim edebilme temennisi
yer alır. İlâhi hükme boyun eğilir.
Geçmiş zamanların yansıması
Eski
kuşakların yeni nesillerden çok daha sağlıklı olduğunu müşahede ederek
yaşadığımız çağa sitemkâr oluruz. Etrafımızda ender de olsa
rastladığımız asırlık delikanlıların ya da Osmanlı hatunlarının
hallerine gıpta ederek uzun ve sağlıklı yaşamanın sırlarına dair
ipuçları almaya yelteniriz.
Elbette yaşlılık herkesi aynı
yönlerden ve eşit oranda yıpratmıyor. Bazısının gözü önünü göremez
olduğu halde, hafıza kayıtları “bilgisayar gibi” yerinde duruyor.
Bazısının keskin kulakları fısıltıları bile işitiyor, ancak sorsanız
evladını tanıyamaz, az önce ne yediğini hatırlayamaz.
Şayet
bireyin bebeklik, çocukluk, gençlik ve yetişkinlik çağlarına ilişkin
gelişim görevleri eksik kalmış, olgunlaşmasını tamamlayamamış ve
psiko-sosyal işlevlerini yerine getirememişse, yaşlılık dönemi daha
zedeleyici geçecek demektir. Bu elverişsiz altyapı, zamanında ve
yeterince karşılanmamış maddi ve manevi ihtiyaçların oluşturduğu baskı
ve gerilim, yaşlılık çağında bir takım düşünce ve muhakeme
bozukluklarına, anormal davranışlara neden teşkil edecektir.
İyi
bir aile ortamı, tatminkâr bir evlilik süreci gibi sosyal koşullar
bireyin yaşlanma sürecindeki olumsuzlukları en aza indirecektir.
Bu
arada beslenme tarzı, yaşam çevresi ve kalıtsal faktörleri de şüphesiz
göz ardı etmemek gerekir. Çünkü vücut kimyası ile insan davranışı ve
psikolojisi arasındaki organik bağ, kayda değer bir sağlık etmeni
olarak kabul görmektedir. Nitekim bazı Batı toplumlarında sıkça görülen
Alzaimer, Parkinson gibi organik kökenli nevrotik hastalıkların
nedenleri bu tür faktörlere dayandırılmakta, özellikle alkol kullanımı
ile ilişkisine dikkat çekilmektedir.
Yalnızlık korkusu, ilgi arayışları
Yaşlılık
belirtilerinin psiko-patolojik yani ruhsal açıdan normal kabul
edilemeyen görünümlerine bakıldığında, ilk sıralarda hezeyanların ve
yarına ait bilinmezliğin, yalnızlık korkularının yer aldığı görülür.
Eşlerden birinin ölümü de, her ne kadar hayatta iken “geber de
kurtulayım” noktasında bile olsa, bir yaşlının psikolojisini çökerten,
depresyona iten temel sebeplerin başında gelir. Ağlama nöbetleri,
ölmeyi bekleme, ani felçler, giden eşin ardından geriye kalanlardır.
Kadın
yaşlılarda sıkça görülebilen ruhanî varlıklar tarafından korkutulma
hezeyanlarının geri planında yalnızlık korkularının varlığı kolayca
algılanabilir. Sonrasında sık sık yapay olarak hastalanıp, etrafın
dikkatini üzerinde toplamaya çabalar ve her an kötü bir şey olabilir
paniği ile yalnız bırakılmaması mesajını verir. Bazıları da kendi
dünyalarına kapanmayı tercih ederler, kendileriyle yakınlık kurulmasına
müsaade etmezler. Bir kısmı da yaşlı bakım evlerinde huzur
arayışlarıyla vadelerini tamam ederler.
Cimrilik ve mal
biriktirme, her iki cinste de görülebilen tipik davranışlardır. Bu
rahatsızlığa düçar olanlar, en yakınlarının bile kendilerine menfaat
için ilgi gösterdiklerine hükmederler. Kendilerine yapılan parayla
alakalı şakaları ciddiye alıp tepki gösterirler. Onları bir çocuk gibi
hoş görmek de bize düşer.
Çöp toplama ve bununla bağlantılı
olarak ihtiyacı olmadığı halde dilenme de yaşlılıkta ortaya çıkabilen
arızî davranışlardandır. Böyle hastalar, ömürlerinin bedenen sağlıklı
olduğu son dönemlerini çöplüklerde yoğun mesai yaparak geçirirler. Çok
çeşitli atık eşyalara ilgi duyanlar olduğu gibi, belirli bir tür
tercihi olanlar da vardır. Topladıkları eşyaları satıp para kazanmak
veya kullanarak değerlendirmek gibi bir niyetleri yoktur, zaten
ihtiyaçları da yoktur. Sadece bir koleksiyoncu gibi topladıklarını
biriktirirler. Yoksunluk güdülerini ve mahrumiyet hislerini gidermeye
çabalarlar.
Bazı psikologlar bu tür toplama ve dilenme
davranışlarının kaynağını erken çocukluk yıllarında yeterince
karşılanmayan sevgi ihtiyacına indirgemektedirler. Yaşlılık, bireyin
ikinci kez sevgisiz ve ilgisiz kaldığı bir çağ olursa, böylesi anormal
davranışların ortaya çıkışı için uygun bir zemin oluşur. Birey tekrar
çocukluğundaki mutsuzluğuna gömülür. Kaygıları artar, bunu telafi için
de sevgi ve ilgi dilenciliğine çıkar. Gerçekte onun bakanı da vardır,
parası da ama yine de avuç açıp dilenirler. Televizyonda topladıkları
paraları harcamayıp biriktiren, miadı dolmuş banknot zengini tipleri
görmüşsünüzdür. İşte onlar bu grup içinde değerlendirilir.
Yapacak ne kaldı?
Yaşam
çevresine bağlı olarak varlığını hissettiren işi bitmişlik ve çöküntü
psikolojisi üzerinde de dikkatle durmak gerekir. Pek çok kişi işine ve
işyerine bir takım psikolojik vasıflar atfederek duygusal bağlar
geliştirirler. İşyeri arkadaşlarının da bizim geleneksel kültürümüzde
apayrı bir yeri vardır. İşte kentli insan için emeklilik bunların
tümünü bir anda kaybetmek anlamına gelir.
Benliğini işe
yaramazlık duygusu saran kişiler, çoğunlukla yaşlılığa geçişten
kaynaklandığı zan-nedilen bir çöküntüye uğrarlar. Oysa aynı duygunun
benzerini genç insanlar da işlerinden ayrıldıklarında hissedebilirler.
Ancak onların gelecek için umutları, projeleri, beklentileri vardır.
Emeklilik
dönemi, birkaç yıl farklılık olmakla birlikte hem kadın hem erkek için
‘yaş dönümü’ne rastlar. Cinsiyete ilişkin bir takım hormonal
değişimlerin, performans kayıplarının ve bedensel yakınmaların yoğun
olarak hissedildiği bu dönemler (ki, kadınlarda menopoz, erkeklerde
andropoz çağı olarak adlandırılır) emeklilik psikolojisiyle
birleştiğinde en hafif haliyle depresyona neden olur. Eşlerin birbirine
destek olması şöyle dursun, herkes kendi derdinde olduğu için karşı
taraftan anlayış bekler. Umduğunu bulamayınca sorunlar daha da artar.
Kırsal
kesim insanları ve kısmen de olsa serbest meslek sahipleri neredeyse
ömürlerinin sonuna dek işi bitmişlik duygusunu erteleyebilirler. Hatta
işlerinin başında can verirler. Onları hayata bağlayan meşguliyetleri
vardır. Yaşlı bir köylü bilir ki, ineği ya da tavukları onun eline
bakmaktadır. Bir esnaf bir gün kepenk açamasa ahali onu merak eder,
arayıp sorar.
Oysa emekli olmuş bir şehirlinin yaşam alternatifi
çoğunlukla güzel havalarda parklarda ‘serseri mayın’ gibi dolaşmak,
elverişsiz havalarda ise kahvehanelerde, uzun taş oynama seanslarının
müdavimi olmaktır. İşi alkole vuranlar ise iradelerini felç ederek
kendini unutmaya çalışanlardır. Keyif aldıklarını zannederler, ancak
aslında intihar etmeyi ister bir psikolojileri vardır.
İyi ki geleneklerimiz hâlâ yaşıyor
Bazı
sağlık sorunlarına rağmen, yukarıda sözü edilen düşünce ve davranış
bozukluklarına yakalanmadan ömürlerinin sonuna kadar insanlık için ulvî
hizmetlerle baş tacı olan nice er kişiler var ki, siz onları da yakınen
tanımaktasınız.
Vakti zamanında bir Anadolu kasabasında ailecek
muhterem bir zatın hasta ziyaretinde bulunmuştuk. Yine oraya hasta
ziyaretine gelmiş olan bir alim kişi oradakilere şöyle bir vaazda
bulunmuştu:
“İnsanoğlu nasıl şu dünyada misafir ise, ona
bahşedilen maddi ve cismani nimetler de misafirdir. İşte sağlık da
bunlardan biridir. Cenab-ı Hak bu sebeple kulunu yetmişinden sonra
çocuk hükmüne koyar. Yani onun zahmetler içinde yapmış olduğu
ibadetlerine büyük sevaplar yazar. Yapamadıklarını, kusurlarını ise
kaale almamasını yazıcı meleklerine tenbihler. Sekseninden sonra ise
kulunu ‘sabi’ hükmüne koyar.” Ne ferah sözler!
Sevinilecek bir
husus şudur ki, hâlâ geleneksel kültürümüzün bir tezahürü olarak
yaşlılarımıza sahip çıkıyoruz. Yıllar önce bir komşum vardı. Evin
babaanne ve dedesi, oğlu, gelini ve dört torunu ile birlikte
oturuyorlardı. Apartmanda yaşlıların bakımının zor olduğu gerekçesiyle
iki katlı, bodrumlu, müstakil bir eve kiracı olarak gelmişlerdi. Önce
mahalle halkı olarak onları çok kınadık. Çünkü yaşlı dede ve nineyi
küçük dar pencereleri olan, yere gömülü bir bodrum odasına
yerleştirmişlerdi. Dede asasına dayana dayana beş vakit namaza
yakındaki camiye gidip geliyor, biraz dışarılarda güneşlenip kalan
zamanını ninenin yanına inerek geçiriyordu. Sonradan anlaşıldı ki,
ninecik beyin yıpranmasına bağlı ağır bir ruhî hastalığa yakalanmıştı.
Ne yediğini ne dediğini biliyor, eli bağlanmasa necasetleri duvara
sürüyordu. Kocasının kim olduğunu çoktan unutmuş olmasına rağmen,
dedecik büyük bir vefakârlıkla günün çoğunu onun yanında geçiriyor,
zaman zaman da eşinin haline gözyaşı döküyordu. Hasta ninenin günlük
bakımını bir kişi tek başına yapamıyordu. Evin beyi akşam evine
geldiğinde hanımı ile beraber annesinin yanına iniyor, temizliğini
birlikte yapıyor, yemeğini yediriyor ve sonra kendi çocukları ile
ilgilenip yemeğini yiyor ve istirahatini ediyordu.
Günün birinde
evden dedenin ağlama sesleri sokağa yayıldı. Hasta nine ölmüştü. Onlar
o denli farklıydılar ki, onlara baş sağlığı dilerken nine için ‘Allah
kurtardı’ diyenlere gönül koyuyorlardı. Onca zahmet ve eziyetine rağmen
ninenin ölümü onları bir hayli üzmüştü. Artık eşsiz kalan dede eve
girmek istemiyor, dalgın dalgın dolaşıyordu. Nitekim kısa bir süre
sonra o da hayata veda etti.
Velhasıl, bir mahalle halkına nasıl eş, nasıl evlat, nasıl gelin olunacağını da hatırlatmış oldular.
Yaşlılık
konusunda yazı yazan ve okuyan bizler ve sizler, elbette yaşlanacağız.
Hazan mevsimine ulaşacağız. Bu yıları umutsuzluk kâbusuna dönüştürmeden
hazırlığımızı şimdiden yapmalıyız. Unutmayalım, önceden ne ektiysek
hasat mevsiminde onu biçeceğiz.
Birbirimiz için dua edelim ve
yaşlılığın umulmadık afetlerinden Rabbimiz’e sığınalım. Etrafımızdaki
yaşlılara karşı tavır-hareketlerimizde merhametli ve şefkatli olalım.
Unutmayalım, merhamet etmeyene merhamet olunmaz.
Semerkand Dergisi'nden alınmıştır


20/10/2006